Biraz Oradan Biraz Buradan Biraz da Antalya’dan…
Nereden başlasam anlatmaya? Anlatmak istediğim çokşey var ama bir sıraya koyamıyorum bir türlü. Herşey bir yazı tura ile başladı diyelim o zaman. Peki ne olmuştu o yazı turaya kadar…
Uzun bir süredir hayatı akışına bırakmıştım. Nasıl olsa yaptığım planlar tutmuyordu. Aksilikler yakamı bırakmıyordu. Dört aydır süre gelen vize işi hala bir sonuca varmadığından giderek tembelleşiyor, mutsuzluğum artıyor ve etrafımda ki herşeyden ve herkesten sıkılmaya başlamıştım. Çünkü karar vermeme engel teşkil ettiğini kabullenmiştim bu işin. Nisan’da askere gidebilmek için başvuruları kaçırmama sebep olmuş, bir kaç iş fırsatınıda değerlendirme şansını yitirmiştim.
Sonra aklıma Elif Şafak’ın Aşk kitabından öğrendiğim Şems’in 40 Kuralından, en sevdiğim olanı geldi. Dinlere pek inanmam, belki biraz kaderciyimdir ya da Karmaya inanıyorum diyelim. Ama bu kuralı seviyorum…
37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.
Bunun üzerine “belki vize alamıyacam ama askerlik içinde erkendi sanırım o yüzden gitmemek için bahane oldu. Ya da vize çıkacak ama gitmeden önce yapmam gereken işler var onları halletmem lazım.” diye bir düşüncelere gömüldüm.
Biraz alış veriş yaptım =) Uzun zamandır almak istediğim bir kaç şey aldım. Sahip olduğum ücüretsiz uçak biletinin son kullanma tarihide yaklaşmak üzereydi. Madem İngiltere’ye kullanamıyorum, nereye gitmeli diye düşünmeye başladım. Kafamda iki seçenek vardı. Ya Antalya ya Adana. Adana akraba ziyaretleri ile geçecekti, Antalya ise kafa dinlemek için olacaktı.
Yazı mı Tura mı? Adana mı Antalya mı? diye attım parayı havaya…
Otuzbir Mart günü çıktım yola. Ve geldiğim günden beri üzerimde bir mutluluk bulutu dolaşıyor. Peki nasıl oldu bu bulut =)
Tabi ki mutlu bir haber ile. Daha sonrasında ise üç dört senedir görmediğim kuzenlerimi ziyaret etmenin verdiği mutluluk ile devam etti. Uzun bir süredir aile ortamından uzak olduğumu fark ettim. Evin içinde ki çocuk sesleri, aile ile içilen çayların oynanan oyunların tadını unutmuşum. Bunları hatırlamak birazda olsa sızlatsa yüreğimi, unutmak üzere olduğum mutlulukları hatırlattı. Daha sonrasında ise biri Amerikalı biri Türk çiftimizin gelmesiyle sitcom’muz başladı. Dünyanın neresinde olursa olsun çiftlerin kavgası hep aynıymış =) Bu atışmaları İngilizce olarak izlemek ise tam bir komedi.
Gelen çiftimizin bir başka gurupla buluşup Karaöz’den- Olimpos’a kadar yürüyecek olduğunu öğrenince bende katılmaya karar verdim. Zaten üzerimde oluşmaya başlamış olan mutluluk bulutu ile carpe diem moduna çoktan girmiş yarını bile düşünmüyordum. Sonuçta düşünmek bir işime yaramıyor bu aralar.
Salı akşamı yola çıktık. Karaöze gece vardığımız için ilk gün orada kamp yaptık. Karaöz’den Gelidonya Fenerine yürüyüşümüz pek bir rahat oldu. Gelidonya Fenerinde ikinci kamp yerimiz olarak seçtik. Burada Belçika’dan bir çift ile karşılaştık. Onlarda kamp kurmuşlardı. Yağmur yağması ile zaten muhabbet edemeden çadırlara kaçtık. Ertesi gün Gelidonya Feneri-Adrasan yolunu yürümek için saat on iki buçuk gibi yola koyulduk. İşte bu yol bizim için bitmedi ve şimdiye kadar gelmiş geçmiş en kötü yürüyüş gurubu olduğumuzu kabullendik. Elli yaşından büyük amca ve teyzelerin oluşturduğu Alman gurubun bizden sonra aynı yola başlayıp bize yetişip geçmeleri gerçekten sinir bozucu idi. Tabi bundan sonra Adrasan’dan Olimpos’a araba ile geçtik. Ordanda cumartesi sabahı tekrar Antalya’ya döndük. Kısaca hikaye bu. Çok eğlenceli ve keyifli bir yoldu. Benim bir ara kendimden geçip eilmdeki sopayı yay, kendimi de bir ranger elf olarak görüp ormanda orc peşine düşmemde ne kadar kendimden geçtiğimi belli ediyordur heralde =) Bu yürüyüşten anlatacak hikaye çok aslında. Ama dediğim gibi anlatmak lazım yazmakla olmuyor =)
Bugünü kendime tatil ilan ettim. Çok gezdim ya o yüzden =) Zaten havada kötü acaba Antalya’dan daha sıcak yerlere göç vaktimi geldi diye düşünüyorum. Ayın onbiri olmuş ve zaman nasıl geçti anlamış değilim. Keyfim yerinde ama cüzdanım boş. Olsun diyorum, nasılsa Tanrı aptalları ve sarhoşları korurmuş. Vize olayında beklemekten başka yapacak bir şeyim olmasada artık beklerken yapacak birşeyler buldum. Şimdide bir başvuru mektubu yazmaya niyetim var, Berlin’de ki bir iş ilanına. Ne demiş Şems sekizinci kuralda;
8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
Bir kapı daha çalmayı deneyelim bakalım belki bu açılır, açılmasada sahip olduğum herşey için, benden alınanlar ve bana verilenler için şükrediyorum. Karamsarlık ile cennet bahçesini arıyana kadar, mutlulukla cennet bahçesini yanımda taşımaya karar verdim.




Sen Sufi olmuşsun, derviş olmuşsun :))
39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar. =))